24 Şubat 2012 Cuma

Yalnızlığı Anlamak

http://ajanspsikoloji.com/yalnizligi-anlamak


Ceyda, kapıya gelen çiçekçiden gülleri aldı, biraz önce gelen süslü pastanın yanına koydu. Fırındaki yemeği kontrol etti ve sevgililer günü için masayı hazırlamaya devam etti. Süslü şamdanlar, kırmızı mumlar, kalpli peçeteler… masanın, pek sevdiği dekorasyon dergilerindekine yeterince benzediğine karar verince rahat bir soluk aldı.
Yaklaşmakta olan sevgililer günü, vitrinleri kaplayan kalpler, radyoda çalan aşk şarkıları, sokaklarda sarmaş dolaş gezen çiftler, geceye hazırlık yapan restoranlar… Hepsi güzel de, ya kendini yalnız hissedenler ve sevgilisi olmadığı için daha çok yalnızlık duyacak olanlar? Peki ya her günü yalnızlar günü olanlar?
İnsanoğlu başkalarıyla ilişki kurmaya, sosyalleşmeye ihtiyaç duyar. Güçlü sosyal desteğe sahip kişilerin daha mutlu olduğu, hastalıklardan daha az etkilendiği ve depresyon yaşama risklerinin daha az olduğu bilimsel bir gerçek. Yalnızlık duygusu da bu nedenle bizi rahatsız eden, çoğumuzun yaşamak istemediği, hatta zaman zaman ondan kurtulma arzusuyla bize yanlış kararlar aldırabilen bir duygu. Özellikle Sevgililer Günü’ne gereğinden fazla anlam atfeden ve sevgilisi olmayan kişiler, yalnızlık duygusunu o gün daha yoğun yaşayarak hatalı seçimler yapabiliyor.

Yalnızlık Kavramı
Yalnızlık; üzerine şiirler yazılan, şarkılar bestelenen, araştırmalar yapılan, hemen herkesin yaşamının bir evresinde farklı düzey ve şekillerde tecrübe ettiği bir duygu. Uzun yıllar felsefeye ve edebiyata konu olan yalnızlık, psikoloji alanında ise son 50 yıldır inceleniyor. Peki çok yakından bildiğimiz bu yalnızlığın bilimsel tarifi nedir?
Yalnızlıkla ilgili çalışmaları sonucu Weiss, iki tip yalnızlık belirlemiştir: Duygusal yalnızlık ve sosyal yalnızlık. Duygusal yalnızlık, sevilen kişinin eksikliği ile ortaya çıkan ayrılık kaygısı ile ilişkilidir. Weiss, duygusal yalnızlığın, güvenilebilecek ve bağlanılabilecek bir figürün olmaması sonucu ortaya çıktığından bahseder. Sosyal yalnızlık ise kişinin ihtiyaç duyduğunda ulaşabileceği yeterli sosyal çevresinin olmamasından kaynaklanır. Buna göre kişi, sosyal açıdan tatmin edici ilişkiler içine giremez ve entegre olamaz.
Weiss dışında başka uzmanlar ise yalnızlığın kişilik özellikleri ile ilişkili olduğuna dikkat çeker. Örneğin yalnızlığın “kendine fazla odaklanma”, sosyal ortamlara yeterince girmeme, içedönük olma, utangaçlık, kendine güven eksikliği, kendini sevmeme gibi özelliklerle bağlantılı olduğu bilinir.
Diğer bir taraftan yalnızlığın en geniş anlamda kişinin olmasını istediği sosyal ilişkileri ile, algıladığı ilişkiler arasındaki farklılıklardan kaynaklanan sıkınıtı durumunu ifade ettiği savunulur. Bu görüşe göre yalnızlık, yalnız olma ile aynı anlama gelmez ya da başkalarıyla olmak kişinin yalnızlık hissetmeyeceğini garanti etmez. Yani kişi eğer sahip olduğu sosyal ilişkileri, kendi kafasında kurduğu ideal ilişkiler kadar tatmin edici bulmuyorsa, o zaman yalnızlık duygusu başlar.
Elbette yalnızlık algısı kişiye göre değişiklik gösterebildiği için, net ve tek bir tanım yapmak oldukça zordur. Görüldüğü gibi yalnızlık, bakış açılarına göre uzmanlar tarafından da farklı şekilde açıklanmıştır. Ancak araştırmalar bize, yalnızlığın bir kişilik boyutunun olduğunu, yani bazı kişilerin yalnızlık hissetmeye diğerlerinden daha çok eğilimli olduğunu gösteriyor. Diğer yandan, algılarımızın ve düşünce kalıplarımızın da yalnızlığı nasıl yaşadğımızı etkilediği biliniyor.
Zaman zaman insanlar, yalnız kalmak ve kendi içlerine dönerek kendilerini sorgulamak isteyebilirler; ancak bu çeşit inziva, yalnızlıktan farklıdır. Herkesin zaman zaman başkalarından uzaklaşmak ve kendi ile kalmak istemesi oldukça normaldir. Bunun yanında bazı insanlar yalnızlıktan diğerleri kadar rahatsız olmaz. Sosyalleşmek, sürekli olarak diğer insanlarla vakit geçirmek, tatmin edici sosyal ilişkilere girmek kimileri için olmazsa olmazdır; kimileri ise bunlara ihtiyaç duysa da yokluğunda çok fazla etkilenmez. Hatta yaşam boyu yalnız yaşamış bazı insanların yaşamlarını mutlu bir şekilde geçirebildiklerini görüyoruz. Bu da duyguların ve tecrübelerin yaşanmasında bireysel farklılıkların her zaman var olduğuna işaret ediyor.
Ancak yalnızlık kronik hale gelirse, yani sürekli olarak yaşanıp yaşamı olumsuz etkilerse, o zaman sıkıntılı bir durumdan bahsedilebilir. Öyle ki, kronik yalnızlığın depresyon, stres, aşırı kaygı gibi birtakım olumsuz duygu durumlarıyla ilişkisi yadsınamaz. Ayrıca aşırı yalnızlık duygusu, intihar düşüncelerini tetikleyebiliyor, kişinin sorunlarla etkisiz bir şekilde başa çıkmaya çalışmasına yol açabiliyor, iş ve akademik yaşamda başarıyı olumsuz etkileyebiliyor.

Ceyda Hanım’ın Yalnızlığı
Yalnızlık duygusu, yaşlanmaya bağlı hareket kabiliyetinin ve zihinsel kapasitenin azalmasına bağlı olarak ortaya çıkabileceği gibi, zihinsel ya da fiziksel bir hastalığın sonucu da ortaya çıkabiliyor. Örneğin depresyon yaşayan biri kendini, geçmişini, hatalarını, hayal kırıklıklarını sorgularken zihinsel olarak sosyal çevresinden uzaklaşır. Ya da Alzheimer hastası olan biri, hafıza kaybıyla birlikte sosyal ve duygusal çevresiyle olan bağlarını kaybeder.
Bunların dışında sosyal beceri eksikliğinden kaynaklanan yalnızlık, özellikle ergenlerde yalnızlığı merkez alan bir kimlik oluşmasına neden olabilir. Yazının başında adı geçen Ceyda Hanım gibi tek çocuk olarak yaşlı ebeveynleri ile büyüyen ve yirmili yaşlarının başında önce babasını, birkaç yıl sonra da annesini kaybeden biri, yetişkin hayatında ihtiyaç duyduğu sosyal becerileri geliştirecek imkanları bulamayabilir. Bunun sonucunda kendi başına olmayı yalnızlık olarak değil de, alışkanlık olarak görmeye ve hayatını bu şekilde yaşamaya başlayabilir.
Her şey mükemmel… yemeğini tek başına yedikten sonra pasta ve çiçeğin resmini çekti, bilgisayarına bağlı yazıcısından bir çıktı alıp doğum günü ve yılbaşı resimlerinin yanına koydu. Kedileri, çiçekler ve pasta resimleriyle dolu insansız 43 yıllık bir albüm.
Sosyal ilişkilerin, paylaşmanın yaşamımıza büyük bir zenginlik kattığını, kronik yalnızlığın olumsuz etkilerini unutmamak; ancak belirli bir dönemi veya günü ‘tek’ gçirmenin olumsuz bir yalızlık olmak anlamına gelmeyebileceğini bilmenin önemiyle bitirelim.
Not: Ceyda Hanım geçen sene agresif bir kanser sonucu hayatını kaybetti. Kemoterapi ve ameliyatları sırasında yanında elinden tutacak ya da bir kaç güzel söz söyleyecek akrabası ya da arkadaşı yoktu. Tüm hayatı boyunca olduğu gibi hayatının sonunda da yalnızdı.


Detaylar için kaynaklar
Marangoni, C. & Ickes, W. (1989). Loneliness: A theoretical review with implications for measurement.Journal of Social and Personal Relationships, 6, 93-128.
Weiss, R.S. (1975). Loneliness: The experience of emotional and social isolation. Boston, MA: The MIT Press.
Yaşar, M. R. (2007). Yalnızlık. Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 17,  237-260.

10 Şubat 2012 Cuma

Yaşlanmak Yasak, Peki ya Demans?


Öyle görünüyor ki pop kültürü yaşlanmayı yasakladı! Dergiler ve gazeteler,  30 yaşında görünen 60’lık “airbrush” güzelleriyle, televizyonlar liseli kızlar gibi giyinen 50’liklerle dolu. Medya erkeklere yaşlanmama konusunda taviz verirken, kadınlar söz konusu olduğunda beklenti çıtasını oldukça yüksekte tutuyor. Yaşlanmak doğal gelişim sürecinin bir parçası olmaktan çok, sürekli savaşılması gereken hain bir düşman gibi algılanır oldu.  Kimse yaşlanmak istemiyor, kimse yaşlı olduğunu kabul etmiyor. Fiziksel yaşlanmanın belirtileri makyajla, sporla, diyetlerle, gerekirse estetik müdahale ile düzeltilebiliyor ama ya yaşlanmanın dışarıdan görünmeyen etkileri?
Yaşlanınca beynimize neler oluyor? Yaşla gelen fiziksel değişiklikler – cinsiyet gözetmeden – eninde sonunda beyin kimyasında da değişmelere neden oluyor: unutkanlık, iletişim güçlükleri, algılamada zorlanma, duygusal değişimler, günlük yaşam becerilerinde gerileme…Tüm bunları genel bir çatı altında topladığımızda karşımıza çıkan kelime “Demans”  yani “Bunama”dır. İstatistiklere göre Demansn 65 yaşından sonra  görülme  sıklığı her yıl iki kat artar ve  85  yaşın üzerindeki her 2 ya da 3 kişiden biri Demans’tan etkilenir.
Türkiye genç bir nüfüsa sahip olduğu için yaşlanma ve Demansın, günümüzde öncelikli bir konu olarak ele alınmadığını görüyoruz. Ancak Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TUiK) bulgularına göre Türkiye nüfusunun %7.1’i 65 yaş ve üzerindedir ve 2020 yılında bu rakamın yaklaşık % 7.7’ye yükseleceği öngörülüyor. Nüfusun yaşlanması ile birlikte, bu nüfusa özel sorunlar ortaya çıkması, bunların da kuşkusuz yeni tutum ve hizmet gereksinimlerini gündeme getirmesi kaçınılmaz. Fakat ne yazık ki Türkiye’de Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nun girişimi ile oluşturulan Alzheimer hastaları için bir gündüz bakım evi ve Alzheimer Derneğinin gündüz yaşam evi projeleri dışında bu konuda yapılan fazla bir yatırım maalesef bulunmuyor.
Gelişmiş ülkelerde yaşlı nüfusunun daha yoğun olmasından dolayı Demans öncelikli sağlık konularından biri olarak ele alınıyor. Özellikle batı ve kuzey Avrupa ülkelerinde yaşlanmayla ilgili konularla araştırmacıların, uzmanların, halkın ve medyanın oldukça yakından ilgilendiklerini görüyoruz. Örneğin, hali hazırda 750 bin kişinin Demans hastası olduğu ve bu sayının otuz yıl içinde ikiye katlanması beklenen İngiltere’de devlet bu alana çok daha ciddi yatırımlar yapıyor. İngiltere’nin 2009 yılında ortaya attığı “Ulusal Demans Strateji”si beş yıllık bir süre içinde önleme, erken müdahale ve toplum destekli yardım alanlarına yatırım yaparak uzun dönemli kurumsal bakım hizmetlerinin maliyetini azaltmak, hastaların ve yakınlarının yaşam kalitesini arttırmayı amaçlıyor. Hatta sosyal devlet olarak yaşlılara yerel yönetime bağlı gündüz bakımevi hizmeti, korunaklı evlerde konaklama ve tayin edilen sosyal çalışmacılarla ihtiyaçlarını düzenleme fırsatı verilmiştir. Bunun dışında sivil toplum örgütleri ve evlerde demans hastalarına özel bakım veren özel şirketler hastalara ve ailelerine destek oluyorlar.
Medyanın yaşlanmayan insan miti, bize yaşlanma gerçeğini unutturmaya çalışıyor. Ancak gelişmiş ülkelerin karşı karşıya kaldığı yaşlı nüfus ve onun beraberinde getirdiği sağlık sorunları kaçınılmaz olarak gelişmekte olan ülkeleri, dolayısıyla Türkiye’yi de etkileyecektir.

Detaylar için kaynaklar:
Dementiauk (2011). “What is dementia?”http://www.dementiauk.org/information-support/about-dementia/#2.
Shabahangi N. R. (2011). The Poetics of Aging and Dementia.Journal of Humanistic Psychology, 50, 187-196.
SHCEK (2011). “Alzheimer Hastası Yaşlılar Gündüzlü Bakım Merkezi” http://www.shcek.gov.tr/alzheimer-hastasi-yaslilar-gunduzlu-bakim-merkezi.aspx.

9 Şubat 2012 Perşembe

Yeni Yıl Kararlarınızı Uygulamaya Hazır Mısınız?


Yaklaşan yeni yıl, herkes için farklı bir anlam taşıyor. Bazılarımız geçen senelerin, bazılarımız bitmekte olan senenin bize neler kattığının ya da bizden neler götürdüğünün hesabını yapıyor; belki de pek çoğumuz, geride kalacak olan seneden çok yeni yıla odaklanıp umut dolu bir dilek listesi hazırlıyoruz.
Yeni yılı hepimiz farklı algılayabiliriz. Bunda yaşımız, cinsiyetimiz, iyimserlik düzeyimiz gibi pek çok faktör etkili olur. Ancak değişmeyen şeylerden birisi, bazı yeni yıl dileklerimizin her sene tekrarlanmasına rağmen hiç gerçekleşmiyor olmasıdır. “Sabahları erken kalkıp spor yapacağım”, “Kilo vereceğim”, “Sigarayı bırakacağım”, “Daha pozitif olacağım”, “Daha az televizyon izleyip daha çok kitap okuyacağım”… Bu ve benzeri isteklerin bir çoğu, Aralık sonunda en üst seviyede telaffuz edilir, Ocak ayı başlarında belki uygulama noktasına gelir, fakat Ocak ayı sonunu göremeden tozlu raflarda yerini alır.

Bir davranış değişikliği modeli
Değişim için eyleme geçmek gerçekten çok mu zor yoksa bu sene başarıyı yakalamak mümkün mü? Aslında değişimin gerçekleşmesindeki kritik nokta, kişinin bu süreci iyi anlamasıdır. Genel geçer bir kural, eğer kişi kendi durumuyla ilgili net bir farkındalık sağlayabildiğinde ve aşamalar halinde bu değişim sürecinde kendisini nelerin beklediğini anlayabildiğinde, hedefini gerçekleştirme konusunda daha başarılı olma şansının artmasıdır.
Değişimin aşamaları ile ilgili yapılan çalışmalarda Prochaska ve Diclemente’nin Transteorik Davranış Değişim Modeli öne çıkar. Bu modele göre değişimin 5 aşaması vardır:
Düşünememe: Kişinin çevresindekiler sorunun farkındadır; ancak kişi kendi durumuna oldukça kayıtsızdır. Çevreden gelen baskılar arttıkça, kişi değişim konusunda olumsuz duygular geliştirmeye başlar.
Düşünme/Niyet: Kişi durumun farkındadır; ancak ikircikli duygular içindedir. Kararsızlık, ayak sürüme ve erteleme en sık karşılaşılan durumlardır. Kişi sorunu bilir, çözümü görür, ancak uygulayacak güçten bir hayli yoksundur.
Hazırlık: Kişi, değişim niyetinde kararlı olduğu zaman hazırlık süreci başlar. Bu evrede kişi, sorunu çözmek için gereken adımları atmaya başlar; örneğin spor salonuna üye olur, kendine diyet listesi çıkarır, okumak için bazı kitaplar satın alır veya yeni bir iş bulmak için iş ilanlarına bakar.
Hareket/Eylem: Kişinin değişim sürecini fiziksel olarak başlattığı süreçtir. Yani, davranışlarda birtakım değişiklikler yapılır. Ancak, değiştirilen herhangi bir davranışın oturması için genellikle ilk 3 hafta kritik önem taşır. Bu süreden sonra değişime karşı olan direnç azalır ve uygulamaya geçmek kolaylaşır.
Devam Ettirme: Kişinin başladığı değişimi ve bu doğrultuda ortaya koyduğu yeni davranışları ne kadar devam ettireceği, kişinin kendisine koyduğu hedefle doğrudan orantılıdır. Koyulan hedeflerin ise şu özellikleri taşıması son derece önemlidir: Açıkça Tanımlanmış, Ölçülebilir, Uygulanabilir, Gerçekçi, Zaman Sınırlı.
Değişim mümkün
Bu model temel alınarak yapılan bilimsel çalışmalarda, sigarayı bırakma, kilo verme, egzersiz yapma gibi sağlık davranışları yanında kariyer değişikliği yapma gibi kariyer-odaklı davranışların değiştirilmesinde de bu basamakların tümü veya bir bölümünün etkili olduğu görülüyor. Ancak, bireysel farklılıklar düşünüldüğünde, modelin uygulanmasında farklılıklar olabileceği ve herkes için bu basamakların aynı derecede etkili olmayabileceği de biliniyor.
Her şeye rağmen, planları gerçekleştirme ve hedeflere ulaşmanın temel noktası, öncelikle zihinsel olarak değişime hazır olmak. Neden bu davranışı gerçekleştirmek, örneğin daha çok kitap okumak istiyorsunuz? Başkalarının gözüne girmek için ve daha entellektüel görünmek için mi, yoksa kendinizi daha çok geliştirmek ve öğrenmek için mi? Bu ve benzeri soruları sormak, gerçekçi hedefler koyma ve eyleme geçmek için içsel bir motivasyon sağlama noktasında etkili olduğu bilinen yöntemlerdendir.
Kendimizi motive edebilmek için bizi neyin harekete  geçireceğine karar vermenin önemi, bilimsel araştırmalarla da ortaya koyuluyor. Daha önceki başarısızlıklarımızı bir kenara bırakmanın, kendimize açık ve net hedefler koymanın, sonrasında ise hedeflere ulaşmak için gereken adımların neler olduğunu  belirlemenin etkili olduğu yadsınamaz.
Bazı zamanlarsa kişi kendinde bazı değişiklikleri gerçekleştirmek için güç bulamaz. Bu durumlarda profesyonel yardım almanın iyi ve etkili bir yöntem olabileceği unutulmamalıdır.
Yeni yılda hedeflerinizi gerçekleştirebilmeniz için gerekli adımları atabilmeniz dileğiyle…

Detaylar için kaynaklar
Armitage, C. (2010). Can variables from the transtheoretical model predict dietary change? Journal ofBehavioral Medicine, 33, 264-273.
Barclay, S. R., Stoltz, K. B., Chung, Y. B. (2011). Voluntary Midlife Career Change: Integrating the Transtheoretical Model and the Life-Span, Life-Space Approach . Career Development Quarterly, 59, 386-399.
DiClemente, C.C., Prochaska, J.O., Fairhurst, S.K., Velicer, W.F., Velasquez, M.M., Rossi, J.S.  (1991). The process of smoking cessation: an analysis of precontemplation, contemplation, and preparation stages of change. Journal of Consulting and Clinical Psychology, 59, 295–304.
Erol, S., & Erdoğan, S. (2007). Sağlık davranışını geliştirmek ve değiştirmek için transteorik modelinin kullanılması. Ankara Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu Dergisi, 10, 86-94.
Prochaska J. O., DiClemente C.C., & Norcross J.C (1992). In search of how people change: Application to addictive behaviours. American Psychologist 47, 1102-114.